25 Haziran 2026 Perşembe

Porto'dan Camino: Atlantik Kıyısından İçime Doğru Bir Yolculuk - 2. gün

Okyanusun Gücü, 34 Kilometre ve Kendini Bırakmak

Sabah 8.40'ta Villa Cha'dan hareket ettim. Kahvemi yapmışım, içmişim keyfim pek yerinde. Burası denize de çok yakınmış aslında. Ben tabi dün köyden yürüdüğüm için onu fark etmemişim. 

Okyanus yine coşuyor inanılmaz rüzgarlı. Buradan yürüyüşe başladım. Hava yine dünkü gibi. Biraz daha güneşli görünüyor. Dünkü kadar bulanık değil. Ama tabi bugün neyi fark ettik? Okyanus kenarındayken dışarıda çamaşır bırakmak. Dün eşyalarımı yıkamıştım işte dünkü giydiğim tişörtü vesaire. ve dışarı asmıştım. Sabah aldığımda, akşam astığımdan daha ıslaktı. Deniz kenarında dışarıdaki her şey gece nemlenir. Bu kadar nem nereye gidecekti? Bir yere gidecekti. İşte böyle. Muhteşem bir gün ve ben yine yürüyordum. 

Bugünkü rota kum tepelerinin arasından geçen ahşap yürüyüş yollarıyla başladı. Bir tarafta sonsuz gibi görünen okyanus, diğer tarafta rüzgârın şekillendirdiği kumullar.  

Bugün okyanusun kıyısında, Aguçadoura civarında levrek yedim. Yemeğin adını tam söylemeye çalıştım ama ortaya bambaşka bir şey çıktı; onu da kabul ettim. Aslında oldukça iyiydi.

Burada balıkların çok da temizlenmediğini fark ettim. Sardalya zaten tamamen olduğu gibi pişirilmişti; bugünkü levreğin içinde de neredeyse bağırsaklarına kadar her şey duruyordu. Ama tadı gerçekten güzeldi. Tabak kocamandı; yanında yine bol patates ve sebzeleriyle servis edildi. Tabii ki yarım şişe beyaz şarabımı da söyledim.

Öğle vakti o şarabı içince insan biraz Leyla oluyor zaten. Hele bir de karşında okyanus varsa… resmen hafiflemiş, uçuyormuş gibi hissediyorsun.

Okyanus çok başka bir şey. Biz denizi izlemeye alışığız; ben zaten Akdeniz kıyısında yaşıyorum, o muhteşem mavi sulara yabancı değilim. Ama burada okyanusun vahşiliği bambaşka. İnsanın içinde aynı anda hem hayranlık hem saygı uyandırıyor. Bir yandan da derinden, usul usul bir korku getiriyor.

Okyanus sadece güzel değil; güçlü, sert ve çok eski bir şey gibi. Sana kendini hatırlatıyor: küçük olduğunu, geçici olduğunu.

Okyanus gibi bakmak lazım hayata.
Derin, sakin, güçlü…
Ve biraz da mesafeli.

Bugün tam otuz dört kilometre yürümüşüm. Şimdi ayaklarım yine ağrıyor ama bu ağrı biraz da günün hatırası gibi. En sonunda Esposende’de, eski bir sahil evinden dönüştürülmüş bir guesthouse’a vardım. Burası tam klasik Portekiz evlerinden biri; yüksek tavanlı, kocaman odalı, karakterli bir ev. Toplam dört odası var ve ben onlardan birinde kalıyorum.

Oldukça şık, çok zevkli döşenmiş bir yer. Bahçesi de ayrı güzel. Teresa ise tam bir tatlı abla; insanı hemen rahatlatan, eve gelmiş gibi hissettiren biri.

Ama yorgunluk gerçekten çöktü. Otuz dört kilometre az değil; üstüne bir de güneş ve rüzgâr eklenince beden bunu ciddi şekilde hissediyor. Ayaklarım özellikle bugün daha çok konuşuyor. Yarın diğer ayakkabıyı giymeyi deneyeceğim. Aynı tabanlıklarla bu kadar uzun yürüyünce bir noktadan sonra ayaklar isyan ediyor belli ki. Zaten ben de hiç bu kadar uzun mesafeleri onlarla yürümemiştim.

Yine de gün güzel geçti. Böyle bir yorgunluğun üstüne duş almak tarifsiz bir keyif. Ama belki daha da güzeli şu: sabah uyandığında bütün o yorgunluğun büyük ölçüde silinmiş olması. Beden gece kendi mucizesini yapıyor.

Camino biraz da bunu öğretiyor galiba: yoruluyorsun, dinleniyorsun, yeniden yürüyorsun.

Ve ertesi sabah, yine yola çıkıyorsun.

Camino günleri

Camino yolu, Portekiz, İspanya, ablamla Porto ve Lizbon...

22 Nisan-  6 Mayıs 2026 

Geliyor gelmekte olan.

27 Şubat'26 günü Aysel'le telefonda konuşuyorduk ve daha önce gitmediğimiz bir ülkede buluşalım dedik. Akıllara da bir Portekiz düştü. Tabii ki biraz uçak bileti vs bakındıktan sonra, bir hafta için bu kadar bilet parası vereceğim madem, o zaman şu çoook eskiden beri aklımda olan Camino Yolu'nu da yapayım da hacı olayım. Hacı olmak işin komik tarafı tabii, benim için yol önemli.

İşte böylelikle 22 Nisan gidiş, 6 Mayıs dönüş biletimi aldım. İlk hafta full Camino'yu yürüyeceğim, 29'u akşamı da Aysel gelecek bir hafta da onunla takılacağız bakınacağız.

Portekiz saati İngiltere saatiyle aynı, ne enteresan. Ayrıca uçuş da beş saat sürüyor. Uzakmış bura yaa. Porto'ya gidiş, Lizbon'dan dönüş.

O bu şu derken 22 Nisan günü geldi, THY'nin uçağına teşrif ettim, ver elini Porto dedim. 

Sabah lounge'da keyifle kahvaltımı vs yaptıktan sonra güzel bir uçuşla Porto'ya indik. Buradan trene binip merkeze geldim, oradan da Binbao istasyonuna gelip Porto Alejandro Local isimli konaklama yerime geldim. Gidip katedralden pasaportumu almam gerektiğinden oyalanmadan çıkıp yürümeye başladım. Nasılsa bundan sonra sürekli yürüyeceğim. 3 eksik 3 fazla dememeli :)

Saat 6 olmadan katedralden pasaportumu aldım 2 euroya, sonra da bir Vodafone bayii bulmak üzere tekrar yola çıktım. Yakında bir yerde bir shop görünüyordu. O ünlü metal köprüden geçip karşı kıyıya ulaştım. Bu demir köprü o tramvayların geçtiği köprü. Tamda akşam günbatımı zamanı olduğundan çok kalabalık. Ama benim VF shop'a yetişmem lazım. Neyse kolayca buldum ve bir aylık çok datalı bir hat aldım 15euroya. Tüm Avrupa ülkelerinde kullanabilirmişim bu hattı. Buna pek sevindim, çünkü bu sayede İspanya'dan ayrıca hat almama gerek olmayacak.

Dönüşte gün batımını seyredenlere ve manzaraya bakındım biraz. Ama çok yorgunum ve uyumak istiyorum, dolayısıyla yavaş yavaş otele doğru yönlendim.

Sabah otele bırakacağım çantayı hazırladım ve bir çay içip empanadalarımı yiyip yattım.

Camino Portugues Kıyı Rotası — 1. Gün

23 Nisan 2026 | Porto → Vila Chã

Camino’nun ilk günü bugün başladı.

Sabah Porto’daki otelimden çıktım; Portuense Alejandro Local Hotel’den ayrılıp sırt çantamı alarak yola koyuldum. Başlangıç noktam olarak katedralin önünü seçtim. O klasik Camino hissini gerçekten orada yaşamak istedim: “Tamam, şimdi başlıyor.”

Ama Camino daha ilk saatinde ilk dersini verdi.

Bazı merdivenler var; dışarıdan bakınca yolun devamı gibi görünüyor ama aslında sadece insanların yaşadığı evlerin olduğu bölümlere çıkıyor. Ben de onlardan birine girdim. Yürüyerek devam edebileceğimi düşündüm ama meğer yanlışmış. Sonra aynı merdivenleri geri tırmanmak zorunda kaldım.

İlk günün klasik sorusu hemen geldi:
“Acaba doğru yolda mıyım?”

Cevap da basitti:
Hayır. Ama bunu da yürüyerek öğreniyorsun.

Katedralden aşağı indim ve doğrudan nehrin kıyısına ulaştım. Sonra nehri soluma alıp denize doğru yürümeye başladım. Bir an Adriyatik dedim ama tabii ki burası Atlantik. Atlantik Okyanusu’na doğru ilerliyordum.

Şehirden suya doğru inmek çok sembolik geldi bana. Sanki Camino önce seni şehrin içinden geçiriyor, sonra yavaş yavaş açık ufka teslim ediyor.

Hava yürüyüş için neredeyse kusursuzdu. Maksimum 18 derece, parçalı bulutlu… Ne bunaltan bir sıcak vardı ne de rahatsız eden bir soğuk. Ama önemli bir karar vermiştim: yağmurluğumu Porto’da bırakmıştım.

Hava durumuna baktım, yağmur görünmüyordu. Diğer çantamla birlikte yağmurluğu da otelde bıraktım. Anahtarı teslim ettiğim için geri dönüp alma şansım da yoktu artık.

Yani iş tamamen evrene kalmıştı.

“Neyse, halim çıksın falım çıksın.”

Camino biraz da böyle zaten.

Poz do Douro’ya geldiğimde kuzeye doğru devam ediyordum. Orada dikkatimi çeken bir heykel oldu. Lifeguard’lar için yapılmış bir anıt gibi; “Sea Doglar” anısına… Güçlü, etkileyici ve tam bulunduğu yere yakışan bir heykeldi. Dalgaya karşı duran insanlar gibi.

Okyanus kenarında yürümek hep aynı duyguyu veriyor bana.

Peru’da da böyleydi.
Güney Afrika’da da.
Şimdi Porto’da da aynı.

Okyanus birbirine benziyor:
Kocaman dalgalar.
Ucu görünmeyen geniş kumsallar.
Rengi hep biraz koyu olan, seni içine çağırmayan ama varlığını sürekli hissettiren bir su.

Yüzmek için değil; saygı duymak için var gibi.

Bugünkü yürüyüşüm toplam 30,5 kilometre sürdü.

Günün sonunda artık iyice yorulmuş ama güzel bir yerde dinlenmeye hazırdım. Kalacak yer bulmak ise günün ayrı bir macerası oldu. Hostellerde yer yoktu. Bir yerde neredeyse banyo kadar küçük bir alanı “oda” diye vermeye çalıştılar. Orada kalamazdım.

Devam ettim.

Ve iyi ki etmişim.

Sonunda Vila Chã’da Porta 391 isimli yerde yerleştim. İki odalı, ortak mutfaklı, tertemiz, çok zevkli hazırlanmış bir yer. Örtüler şık, ortam huzurlu, konumu harika. 55 Euro’ya kaldım ve şu anda başka kimse olmadığı için resmen evi kiralamış gibiyim.

İyi ki “neyse” deyip önceki yerde kalmamışım.

Bugün havanın başka bir tarafı daha vardı: rüzgâr.

Sürekli az bulutluydu ama inanılmaz esiyordu. Bir taraftan üşüyordum, rüzgâr durduğu anda ise yanıyordum. Üstelik havada ciddi bir nem vardı; görüntü hep hafif bulanık gibiydi. Lima’da da aynı hissi yaşamıştım. Demek ki okyanus kıyısının böyle bir karakteri var.

Bu güneş ve rüzgâr birleşimi, ben fark etmeden bacaklarımı bayağı yakmış.

Yüzüme krem sürmüştüm ama yetmemiş; onu da yenilemek gerekiyormuş. Camino bir kez daha küçük ama net bir ders verdi.

Ama günün yıldızı kesinlikle öğle yemeğiydi.

Google’da bulduğum bir yere gittim. Restaurante Lage Sr. do Padrao. Yorumlar inanılmaz fazlaydı; merak edip denedim. Sıra vardı, yarım saat bekledim ama her saniyesine değdi.

Izgara sardalya yedim. Yanında hafif ezilmiş haşlanmış patatesler vardı; üstüne zeytinyağı ve sarımsak gezdirilmiş. Müthişti. Salata söyledim. Zeytinler olağanüstüydü — tam alyanak zeytini gibi, pembemsi, dolgun, karakterli. Yanına da küçük şişede lokal bir beyaz şarap aldım. Hepsi toplam 18,5 Euro tuttu.

Lezzet, keyif, yorgunluk ve o anda duyulan gerçek tatmin…

Bazen bir günün en güzel ödülü sadece iyi bir öğle yemeği olabiliyor.

Akşam güzel bir çay içtim. Öğlenki yemek yüzünden zaten hâlâ tok sayılırdım; biraz fındık fıstıkla günü kapattım.

Ve bugünün sonunda en önemli farkındalık şuydu:

Camino’da sadece yürümek yetmiyor.
Bir sonraki geceyi de düşünmek gerekiyor.

Artık her gün, ertesi gün ne kadar yürüyebileceğimi hesaplayıp konaklamayı önceden ayarlamam gerektiğini anladım.

Bu yüzden yarın için, yine yaklaşık 30 kilometre yürümeyi planlayarak Esposende tarafında düşündüğüm yerde rezervasyonumu yaptım.

İlk gün bitti.

Yanlış merdivenler,
okyanus rüzgârı,
yanan bacaklar,
mükemmel sardalyalar
ve doğru yerde bulunmuş huzurlu bir yatak.

Camino galiba tam olarak böyle başlıyor.

15 Mayıs 2026 Cuma

peynir

 Bazı peynirler 'keyif verici madde' sınıfına alınmalı bence :)

11 Şubat 2026 Çarşamba

merhaba 2026

Biliyorum biraz geç bir merhaba. Ama hiç olmamasından iyidir diyelim ve affedelim. Akşam akşam 2023 Karadeniz notlarımı okuyunca bir an aşka geldim ve yazasım geldi. 

Bugün uzuuun bir yolculuk yapıp eve geldim. Normalin tersine en uzun yolu kullandım ve kendime Emirdağ çorbası ikram edip çıkınıma da kaymak ve vişneli kadayıp ekleyerek tekrar yola düştüm. Süper sakin bir yolculukla saat 15:30'da parkettim. 05:40ta çıkıp 15:30'da varmışım. Ben şaşkın. Afyon'a gidip parkedip, gidip çorba içip, tatlı-kaymak alıp, iki üç tane de wc molası dahil buna. Çok keyifli bir gün ve yolculuk oldu. Bu uzun yollarımı seviyorum. Kendi kendime ne de çok konuşuyorum. Self-terapi yapıyorum resmen. Hepsinden bir hafif çıkıyorum. Malum benim deli terapisti bıraktıktan sonra kendi kendime konuşuyorum(durumum vahim anlaşıldığı üzere:)

Sevgili 2026, sana merhaba derken uğurladığımız 2025'e de bir baksak mı acaba?

2025'te olanlar ve olamayanlar,

- koşamadım, hem de hiç. Ama yürüdüm, hem de çok yürüdüm. Belki adım sayısı olarak eski yıllarımı tutturamadımsa da, yılın ilk çeyreğinde araba kullanmak bile zor iken Nepal'de ~500km yürümek, sırasıyla Manaslu Circuit, Mardi Himal, Annapurna Basecamp, Ghorepani-Poonhill yapmak deli işi gibi görünüyor. Çok da keyifli oldu. 

Buradan geriye doğru bakarsak, Gürcistan-Mestia var, Artvin'den Erzurum, Erzincan üzerinden efsaneli bir dönüşü olan ve Keşiş Dağı'nda topuğumdan gelen çığlıkla yürüyüşlerin sonlandığı. Güzelliydi bu da.

Hele Mayıs'ta bir Tokat vardı ki, efsaneli. Akbelen Yaylası günü ne muhteşemliydi ve bir ayı ile bu kadar yakından hasb-ı hal olmak. İlk defa o düdüğü çılgıncasına öttürmek :D Komikti. Sonrasında...

Yolun gidişine dönüşüne sıkıştırılan bir iki kısa yürüyüş de oldu arada.

Görüldüğü gibi çok yürümüşüm. Darısı bu yılın başına.

2025 Temmuz sonu itibariyle tarihimin en karanlık iş tecrübelerinden birinden uzaklaştırdım kendimi. Nihayetti yani. Şubat'24 başlayan işkence Temmuz'25 itibariyle bitmişti artık.

İlk aşamada aklımda yankılananlar bunlar oldu. Eminim daha bu satırların arasına girmesi gereken çokça detay var. Yazdıklarım ve yazamadıklarım çoklar, söylediklerim ve söyleyemediklerim gibi. Kimileri bilinçli kimileri bilinçsiz. Nasıl yaptığımı, niye yaptığımı anlamadığım çok şey yaptım. Dönüp dönüp tekrar tekrar yaptım. Bugünün perspektifinden hala anlamıyorum, belki yarınınkinden anlarım, bilemiyorum.

Neyse... 2026 sen güzel gel olur mu...   

 

Bu 2026'ya merhaba'dan çok 2025 bilançosu gibi oldu. Madem öyle olageldi atladığım diğer önemli anları da yazayım,

Ocak- Bolu'da yaptığımız muhteşemli kar yürüyüşleri. İki hafta sonu birinde 3 diğerinde 4 gün kaldığımız o keyifli karlı Bolu günleri, sonunda Anıl'ın keyifli ziyareti,

Mart- Büyük ablamın olayını öğrenmemiz,

Nisan- Bolu'da ilk yürüyüş günleri, minnaktan açılış.

Mayıs- Samsun'a yolculuk üzeri geçilen Tokat ve diğerleri. 14'ü ilk ameliyat. Sonunda Nallıhan.

Haziran- Funda ziyareti ve keyifli geçen bir kaç gün ve sonrasında Aysel'in gelişiyle şenlenme. 21 Haz yola çıkış, istikamet Mestia.

Temmuz- Gürcistan köşe bucak, Artvin, Erzurum, Erzincan, Tokat, İstanbul

Ağustos-  Afyon, Antalya(Troya),İbradı, yaz kampı,

Eylül-  İlayda ile dalış

Ekim- Heliz foto çekimleri, Aysun'lu yürüyüşler,

25 Ekim-6 Aralık Nepal,

 

İstiklal Marşı-kapanış.