Okyanusun Gücü, 34 Kilometre ve Kendini Bırakmak
Sabah 8.40'ta Villa Cha'dan hareket ettim. Kahvemi yapmışım, içmişim keyfim pek yerinde. Burası denize de çok yakınmış aslında. Ben tabi dün köyden yürüdüğüm için onu fark etmemişim.
Okyanus yine coşuyor inanılmaz rüzgarlı. Buradan yürüyüşe başladım. Hava yine dünkü gibi. Biraz daha güneşli görünüyor. Dünkü kadar bulanık değil. Ama tabi bugün neyi fark ettik? Okyanus kenarındayken dışarıda çamaşır bırakmak. Dün eşyalarımı yıkamıştım işte dünkü giydiğim tişörtü vesaire. ve dışarı asmıştım. Sabah aldığımda, akşam astığımdan daha ıslaktı. Deniz kenarında dışarıdaki her şey gece nemlenir. Bu kadar nem nereye gidecekti? Bir yere gidecekti. İşte böyle. Muhteşem bir gün ve ben yine yürüyordum.
Bugünkü rota kum tepelerinin arasından geçen ahşap yürüyüş yollarıyla başladı. Bir tarafta sonsuz gibi görünen okyanus, diğer tarafta rüzgârın şekillendirdiği kumullar.
Bugün okyanusun kıyısında, Aguçadoura civarında levrek yedim. Yemeğin adını tam söylemeye çalıştım ama ortaya bambaşka bir şey çıktı; onu da kabul ettim. Aslında oldukça iyiydi.
Burada balıkların çok da temizlenmediğini fark ettim. Sardalya zaten tamamen olduğu gibi pişirilmişti; bugünkü levreğin içinde de neredeyse bağırsaklarına kadar her şey duruyordu. Ama tadı gerçekten güzeldi. Tabak kocamandı; yanında yine bol patates ve sebzeleriyle servis edildi. Tabii ki yarım şişe beyaz şarabımı da söyledim.
Öğle vakti o şarabı içince insan biraz Leyla oluyor zaten. Hele bir de karşında okyanus varsa… resmen hafiflemiş, uçuyormuş gibi hissediyorsun.
Okyanus çok başka bir şey. Biz denizi izlemeye alışığız; ben zaten Akdeniz kıyısında yaşıyorum, o muhteşem mavi sulara yabancı değilim. Ama burada okyanusun vahşiliği bambaşka. İnsanın içinde aynı anda hem hayranlık hem saygı uyandırıyor. Bir yandan da derinden, usul usul bir korku getiriyor.
Okyanus sadece güzel değil; güçlü, sert ve çok eski bir şey gibi. Sana kendini hatırlatıyor: küçük olduğunu, geçici olduğunu.
Okyanus gibi bakmak lazım hayata.
Derin, sakin, güçlü…
Ve biraz da mesafeli.
Bugün tam otuz dört kilometre yürümüşüm. Şimdi ayaklarım yine ağrıyor ama bu ağrı biraz da günün hatırası gibi. En sonunda Esposende’de, eski bir sahil evinden dönüştürülmüş bir guesthouse’a vardım. Burası tam klasik Portekiz evlerinden biri; yüksek tavanlı, kocaman odalı, karakterli bir ev. Toplam dört odası var ve ben onlardan birinde kalıyorum.
Oldukça şık, çok zevkli döşenmiş bir yer. Bahçesi de ayrı güzel. Teresa ise tam bir tatlı abla; insanı hemen rahatlatan, eve gelmiş gibi hissettiren biri.
Ama yorgunluk gerçekten çöktü. Otuz dört kilometre az değil; üstüne bir de güneş ve rüzgâr eklenince beden bunu ciddi şekilde hissediyor. Ayaklarım özellikle bugün daha çok konuşuyor. Yarın diğer ayakkabıyı giymeyi deneyeceğim. Aynı tabanlıklarla bu kadar uzun yürüyünce bir noktadan sonra ayaklar isyan ediyor belli ki. Zaten ben de hiç bu kadar uzun mesafeleri onlarla yürümemiştim.
Yine de gün güzel geçti. Böyle bir yorgunluğun üstüne duş almak tarifsiz bir keyif. Ama belki daha da güzeli şu: sabah uyandığında bütün o yorgunluğun büyük ölçüde silinmiş olması. Beden gece kendi mucizesini yapıyor.
Camino biraz da bunu öğretiyor galiba: yoruluyorsun, dinleniyorsun, yeniden yürüyorsun.
Ve ertesi sabah, yine yola çıkıyorsun.
0 yorum:
Yorum Gönder