31 Temmuz 2011 Pazar

Yaz oldum Bodrum'a kondum

Yaz oldum, geldim kondum buralara. Bir deli ruzgar, bin dalgali deniz. Ben olmusum balik ama sisede degil denizde.

10 Şubat 2011 Perşembe

şu sıralar













yeni olmak,
hafif olmak,
çiçek olmak,
bahar kokmak
istiyorum
gözümü kapatıp, gönlümü açıp, içimi boşaltmak istiyorum
ağırlıklarımı atıp, yüklerimi satıp, ferahlamak istiyorum
gidip gidip gelmek, dönüp durup varmak, özleyip kavuşmak istiyorum

(yok)olmak istiyorum...

24 Ocak 2011 Pazartesi

Anneyle üç gün ve tarifler - patatesli ve sade(yağlı) börekler

İlk günün maceraları kısa da olsa yazmıştım ve üç günün planını da özet olarak koymuştum. Ama her zaman olduğu gibi proje planında değişiklikler oldu ve bazı aktivitelerin zaman planında yer değiştirmeler gerçekleşti :)
Aslında mevzu şu; Pazartesi günü alışkın olmayan bu eller ve parmaklarla o kadar oklavayla hamur açınca ertesi gün ellerim acıyordu ve tekrar oklavayla hamur açmayı düşünemedim bile. Dolayısıyla anne hatunla beraber üçüncü gün ile ikinci günün programlarını değiştirdik. Köfteyi ikinci gün, ekmek ve katmeri üçüncü gün yaptık. Bu arada notarım yine 'A' söyliyim :)) Notlar abiler ve ablalardan da tescillidir :)

Köfte ve ekmek-katmer şöyle dursun daha ben patatesli böreğin tarifini vermedim, onu yazayım önce.
not1: Bu arada ben bunu tamamiyle kendime log olarak yazıyorum, ölçüler annemin yaklaşık ölçüleridir. Aynı ölçülerle yapmanız durumunda 6-7 kişilik şeyle yaparsınız haberiniz ola.
Mesela aşağıdaki miktarlarla 2 tepsi patatesli, 2 tepsi sade börek yaptık bilesiniz.
not2: Ben bunları en kolay hatırlayacağım şekliyle yazdım, size bazı yerleri gereksiz detay gelebilir :) Haliyle benim hergün yaptığım şeyler olmadığından böyle yazmazsam hatırlayamam:)

İşte gelsin;

Hamur için;

- yaklaşık 2 kilo unu elekten geçir
- 1 çay bardağı kadar tuzu ılık 1 tas suda erit yavaş yavaş una kat. Katarken parmaklarınla hamuru karıştır
- 2 litre kadar su koyduk hamura ama bir anda değil. Önce 1 litreyi koyduk yavaştan karıştırarak, sonra karıştıra karıştıra, azar, azar suyu yedirerek koyduk. Hamuru bir anda yoğurmaya başlamadık, sanki karıştırır gibi yaptık hep.
- Yanımıza su dolu tas aldık ellerimizi ıslatmak için,
- Hamuru yumruklarla, yukardan yumruk yumruk, yoğurduk. Kenarlardan ortaya toplayarak (bu arada leğenin hamuru kaldırdığımız yerini suyla ıslattık, hamur yapışmasın diye) tekrar tekrar yoğurduk.
- hamuru çamaşır çitiler gibi çitiledik (hamur daha güzel olurmuş)
- ellerimizi arada suyla ıslattık (unutma!)
- hamuru leğenin kenarından ortaya toplamak için, 4 parmak bitişik hamura takıp içe doğru çektik hep. Elimizi avuç yukarıya bakacak şekilde tutup, 4 parmakla hamuru kavrayıp yaptık bunu.
- hamurun kıvamı çok yumuşak değil, sert de değil, elimize alıp sıktığımızda parmaklarımızın arasından fışkıramayacak kadar yoğun, ve bence kulak memesinden daha sert bir kıvamda.
- hamuru en sonunda leğenin ortasına toplayıp dinlenmeye bıraktık. Üstüne de annemin önlüğünü serdik.
- 1 saat bekledi hamur

Sonra tahtayı koyduk ortaya, üstüne de un koyduk, leğenden hamuru eğiş(mala gibi birşey) ile alıp silindirler halinde tahtanın üzerine koyduk, limon kadar büyüklüklerde alıp, sol elimizin ortasına koyup sağ elle yuvarladık. Sonra bu yumakları muşambanın üzerine aralıklı olarak dizdik, birbirine yapışmasınlar diye. Üzerine ıslak bez attık, kurumasın kermeleşmesin diye.
Sonra yağımızı erittik, 2 tane margarin, 250 gram da tuzlu tereyağ koyduk erittik, sonra bir bardak kadar da sıvıyağ ekledik.
Kıl fırçayla tepsimizi yağladık, hazırladık. Sonra da sırayla yumakları alıp oklavalarla açtık.
Yumağı al, önce elinde bastıra bastıra aç, sonra unla ve kalın oklavayla aç biraz, sonra dola yuvarla, dola yuvarla. Biraz açılınca ince oklavayla soldan sağa dola, sağdan sola hızlıca aç. En sonunda da çarp çarp ve tepsiye koy. Böylece yuvarlak oluyor ve her yerinden açılmış oluyor.

Patatesli börek için
en alt ve en üst üç sıra yufka, aralara patates konuyor. Patates 3 sıra oluyor toplamda, patates araları iki sıra yüfka. Her yufka arası yağla ve kıl fırçayla yağı gezdir, dağıt, yay.
Yani;
-tepsiyi yağla, yufkayı koy yağla X üç,
- (patates koy,sonra yufkayı koy yağla X2) X3
- sonuncu sırada yine 3 sıra yufka olacak.
Toplamda 3p2p2p3 toplam 10 tane yumak kullanılmış oluyor.
En üstü için 2 kaşık yoğurt, 1 yumurta ve zeytinyağını karıştırdık, fırına girecek olanın üzerine sürdük, kaşıkla şekil verdik ve fırında yaklaşık 45 dk pişirdik, kızarınca çıkardık.

Patates içinin hazırlanması
- 2 kilo kadar patatesi soy, haşla(kaynayınca suyuna tuz at), süz, ez, tuzla
- 1 y.kaşığı margarin,
- 1 y.kaşığı tuzlu tereyağı,
- 1 tatlı kaşığı tuz
- 1 soğan, küp küp doğranmış
- 1 çay kaşığı pul biber
- 1 y.kaşığı domates salçası(az biber salçası da güzel olur:) )

Patatesleri soyup, haşlayıp, süzüp, ezip, hazırladıktan sonra tencereye yağları koy erisinler, soğanı koy, pişir, sonra pul biberi ve salçayı koy, sonrasında bir çay bardağı kadar sıcak su koy ve biraz karıştırıp baloncuk baloncuk kaynadığını gördüğünde patatesi koy, hepsiyle beraber kavur, ama patatesi karıştırırken hamur gibi yapma 2 dk sonra ocağı söndür. Soğumaya bırak.

Sade olanını yapmak için, yumak için bir küçük portakal iriliğinde yumaklar aldık. Hamurdan toplam 9 yumak oldu. Bir kömbe 5 yumaktan, diğeri de 4 yumaktan olacak demek ki.

Yumağı aldık, diğeriyle aynı processle açtık, çarptıktan sonra tekrar tahtaya koyup, yağladık. Yağ her yerine gelsin diye, bir kenardan tutup ortaya yapıştır çek işini, dört taraf için yaptık. Sonra zarf gibi ön arka katla yağla, sağ sol katla yağla, sonra da bohça gibi topla ve unladığın bir yere koy. Diğer 4 tane yumağı da bu şekilde hazırla ve diğer yumakların üstüne koy, sonra bunları toplu olarak al, tahtanın üstüne koy, elinle bastıra bastıra biraz aç, sonra unlayıp oklavayla sağa sola bastırarak aç, sonra sol eline al, sağla tahtadaki unu karıştır, en sonunda tepsi kadar açtığın hamura tepsiye yerleştir, yoğurdunu koy, süsünü yap ve fırına at.
45dk'da pişiyorlar, üstü kızarınc çıkarıyoruz. Missss gibi kokuyorlar.

23 Ocak 2011 Pazar

Karayım bugün...

Yazmak gereken,
Okumak gereken,
Görmek gereken,
Seyretmek gereken,
Yaşamak gereken,
Olmak gereken ne çok şey var...

Ne küçük dünyalarda büyük adamlarız, ne koca cihanlarda su damlaları,

Bu küçük hafızanın derin hazineleri, ne zordur terketmeleri,

Ruhun kaşıntışısı, canın sıkıntısı, için bunaltısı, hepsi bir olmuş zamanın darlığına sıkışmış.

Daraldım, yüreğim daraldı, içim daraldı
Sıkıldım,
yüreğim sıkıştı.
Eyletme beni, söyletme beni,

Karga gibi karayım bugün...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Anneyle geçen bir gün ve patatesli börek macerası

Bugun 17 Ocak'11 Pazartesi. Aslında şu saatlerde Kartalkaya'da kayıyor olmayı planlamış iken, şu anda annemde ve börek yapma derdindeyim. Nasıl böyle olduğuysa, benim bronşit olmamdan kaynaklanıyor. Sevgili doktorumuz ve hemşiremiz tekrar dağa gitmemin benim için hiç iyi olmayacağını ve dinlenmem gerektiğini söylemeleri üzerine ben de bu üç günlük tatilimi annemde geçirmeye karar verdim. Hem zaten ilgi, sevgi, şevkat insanı iyi eder değil mi :)

Bu yazıya başlamamın sebebi de sabahtan beri annemden öyle inciler dökülüyor ki artık yazmak farz oldu. Hikaye şöyele;
Sabahleyin kahvaltı masasını hazılıyorken tam, şahane bir güneş doğdu, salon öyle güzel aydınlandı ki. Ben de
ben- a ne güzel güneş doğdu, hem yağmur yağıyor, hem de güneş açtı, bahar gibi
annem- tabii kızım bahar ayı geldi
ben- yok artık anne sen de naaptın, daha Şubat var, Mart var.
annem- eeey Şubat az, Mart yaz
dedi anne hatun. Ayten dumur :)

Sonra takvim yaprağını okudum (Saatli Maarif Takvimi tabii ki, başkası olmaz. Her yıl gidip İnkılap Kitapevi'nden alıyorum)
ben- bak anne 'haşaratın saklanması' yazıyor, daha hayvanlar yeni saklanıyor, hem de 'fırtına' diyor. Daha kışın başındayız.
annem- ....(yazmasam iyi olur)
Ne desem boş hep O haklı...

Bu kısa giriş, mevzuya küçük bir dalıştı. Eğer o patatesli börek (gerçi bizde 'kömbe' denir ama) nasıl yapılıyor derseniz, arkası yarın.

Bu arada ben sadece bugün için kömbe yapalım demiştim, ama annem benim üç gün izinli olduğumu duyunca üçüne de bir ders koydu. Şöyleki;
1. gün; Patatesli ve sade kömbe yapılacak - yapıldı, ders notu A,
2. gün: Beyaz ekmek (siz yufka ya da lavaş diyor olabilirsiniz) yapılacak - göreceğiz,
3. gün; dolma köftesi yapılacak - valla bunun sonunu ben de merak ediyorum.
İşte 3 günlük hızlandırılmış ve yoğun, anne yemeklerini öğrenme kursumuzun programı budur. Bakalım sınavları geçebilecek miyim? (bugünkünden yıldızlı pekiyi aldım :))
Bu hızlı kursun sonunda un mu, su mu, un mu, su mu diyecek galiba, şu karikatürdeki gibi.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Frodo'nun düğünü

Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine... 28 Kasım 2010, Frodo ve Esen'in birlikteliklerini resmileştirdikleri gün. Güzel bir bahar günü ya da bahardan kalma güzel bir gün.
Uzun zamandır görmediğim, göremediğim arkadaşlarım hepsi bir arada, ortam bayram havasında.
Sabahtan bizim kızlarla yaptığımız şahane bir kahvaltıdan sonra geldim Beşiktaş Evlendirme Dairesine, nikah 14.45'te ben 14.30'da oradayım. Arabayı garaja koyduk, tuvalete girip, kıyafet vs işleri hallettik ve sonra ablam Beşiktaş'a çarşıya ben de üst kata nikah dairesine. Altın işini de kolayca halledince girdim salona. Süper zamanlama. Misafirler yeni yeni yerlerini alıyorlar. Ayaküstü arkadaşlarla hızlıca merhabalaştık, öpüştük, selamlaştık. Çok heyecanlandım, anlatılamaz şekilde mutlu oldum. Birisini ne kadar özlediğinizi anlamak için onu görmek lazım. Yoksa, gönül unuttuğunu sanıyor. Gerçek sevilenler için bu geçerli değil. Her sarıldığım arkadaşımla yüreğim biraz daha büyüdü. Nikahımız hızlıca başladı, sevgili nikah memurumuzun o nacizane sorusunu Frodo ve Esen, 'evet' olarak cevapladılar, ayakta karı-koca ilan edildiler ve evlilik cüzdanlarını teslim aldılar ve tebrikleri kabul etmek için salonun dışında, kendilerine ayrıla köşelerine geçtiler. Biz de arkadaşlarlar sırada yerimizi aldık. Geyik de tüm hızıyla devam ediyor tabi :) Çifti öpüp, takısını takıp, resmimizi çektirdikten sonra, elimizde şekerimiz ve remimizle biraz da dişardaki güneşin altında devam ettik lafa. Bir iki foto daha çekip, akşama düğünde görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın dedik. Volki de ofise gidiyordu, beraberce yürüdük, ablayla da buluşup Beşiktaş'ta biraz takıldık. çay kahve içtik. Akşam Beşiktaş Galatasaray maçı öncesi Beşiktaş'ın fazlasıyla hareketlenmesi ve zamanın da daralması sonucu kalkıp garaja doğru yürüyerek, aldık arabayı, gittik evimize. Hızlıca da geri çıkıp pazara indik, bir sürü meyve sebze ile döndük eve :) Bilen bilir, pazarda kendimi kaybediyorum, o taptaze yeşil yeşil sebzeleri, o rengarenk meyveleri görünce hepsini almak istiyorum :)
Düğün için hızlıca(!) hazırlanıp, Volki'nin de katkılarıyla vardık Maslak Orduevi'ne. Otoparkta, salonun kapısında, içerde yine yeniden selamlaştık, öpüştük kokuştuk. Yine vardı ağızlar kulaklara :) Ne güzel, dostlarla bir arada olmak. Sonrasında masalarda yerler alındı, rakılar ısmarlandı, kadehler tokuşturuldu, siftahlar yapıldı. Yeni Rakı, her derdin ilacı.
Vee çiftimiz salonu şendirir... Esen, bir damla su, bir inci tanesi gibi. Fıradım canım arkadaşım, ne de güzel yaraşmış smokin sana böyle. Sonra BonJovi başlar söylemeye, çiftimiz başlar dans etmeye. Biz de sahnede yerimizi aldık tabii, kısa bir süre sonrasında.
Müzik değişip de oyun havasına dönünce, e arkadaşların da hatırı sayılır miktarı da Trakya'lı olunca pist doldu, rakı boşaldı, rakı boşaldı pist doldu. Bir ara 'Caney Caney' ile kopma anı gerçekleşti :)) Çoook keyifli bir düğün oldu. Uzun zamandır böyle oynamamıştım. Maytaplı bir gösteri eşliğinde, çiftimiz pastalarını kestiler, yediler yedirdiler. Pastanın verdiği enerjiyle, pisti biraz daha eskittik.
Neysem efendim bol eğlenceli, bol oynamalı, çoook keyifli bir düğün oldu.

Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri gelinin başına, biri damadın başına, biri de siz sevgili okuyanın.

Darısı da isteyenin başına :)

Mutluluklar dilerim arkadaşlar...

5 Kasım 2010 Cuma

Midilli(Lesvos) - 2

Bu günlerde yazmak ve okumak yapabileceğim yegane şeyler. Önceliği de yazmaya ve bu vesile ile de resimleri toparlamaya, düzenlemeye verdim. Yazmayı düşündüğüm istediğim ne varsa, şu on günde yazarım herhalde. O kadar çok şey birikti ki. Midilli daha bitmemişken, Mont Blanc, Nepal, sırada heyecanla bekliyorlar taze sıcak. Tabii bir de şaraplar var, ooo çok şey varmış hızlıca işe koyulmalı. Haziran'daki Selanik'i de unutmuşum bu arada.
Geçen yazıda Midilli kısa kısa demiştim ama detaylara girince uzun sürdüydü. Şimdi de aynı şekilde devam edeceğim. Nitekim bunlar aynı zamanda benim için zamanın logu oluyorlar, dönüp okudukça hem hatırlıyor, hem tekrar keyif alıyorum.

Efthalou'da kalmıştım en son. Otelin adını not almamış olduğumdan yazamadım, ama sahilde ve güzel bir yerdi. Sabah kalkıp şahane bir kahvaltı yaptıktan sonra günün programını belirledik kısaca ve bir iki resim vs derken, bindik arabamıza, düştük yolumuza.
Aklımızdaki ilk şey Molivos'ta taş evlerde kalacak yerimizi ayarlamak, sonra batı sahiline doğru yol alarak, önce Sigrio, sonra da Eressos'u görmekti amacımız, tavsiyeler üzerine. Bu iki noktada özellikle denizin çok güzel olduğuna dair tüyolar almıştık. Molivos'ta kalacak bir taş ev bulmakta çok zorlanmadık, teyze ile anlaşıp bu bahçeli, limon ağaçlı şirin evdeki odamıza eşyalarımızı atıp şimdilik elveda diyerek arabıma bindik ve Sigrio-Erossos yollarına düştük.
Sigrio'ya giderken yolda enteresan bir şekilde bütün tabelalar bir meydana yönlendiriyordu bizi. En sonunda bu kadar sayıdaki tabelanın hatrını kırmayalım da gidelim görelim şu meydanı dedik. Gerçekten de gidip gördüğümüze değdi. Ortasında devasa bir çınar ağacı olan, her yanı kafe ve restauranlarla dolu, köylülerin, gençlerin oturmuş gölgeliklerde, o rengarenk, tahta sandalye masalarda dinlendiği, yemeğini, tatlısını yediği, tavlasını oynadığı, şirin mi şirin bir yermiş. Burası bizim için hem şahane bir mola noktası oldu, hem de o güzel waffle'ın tadına bakmış olduk. Hıımm pek lezzetliydi. Sonrasında yolumuza devam ettik, Sigrio'ya yaklaştığımızda ünlü 'Lava Path' için bazı bilgilendirme tabelaları gördük, bu gezi benim için yürümeli değil, arabalı gezi olduğu için, belki bir daha ki sefere diyerek fotografını çektim sadece. Çok güzel bir tepeden doğru sahile inmeye başlamıştık artık. Sigrio'da gerçekten çok güzel bir deniz vardı ve burada denizde ilk defa kıpkırmızı bir deniz yıldızı gördüm. O kadar heyecanlanmıştım ki, dönüp dönüp dalıp tekrar tekrar baktım. Belki dalanlar için kırmızı deniz yıldızı görmek çok olağan birşeydir ama benim için pek değil :) Sonra bunun da bir sonu olmadığından sudan çıktım ve Sigrio'ya son bir bakış atıp, kırmızı deniz yıldızına elveda diyerek Erossos yollarına düştük.

Erossos sahil boyu restoran, kafelerle dolu, yeme içme ve yürüme için iyi ve hareketli bir yer. Ama deniz felaket, sahil yok! Hatta kafeler kumun üzerine cumba gibi çıkıntılar yapmışlar. Öyle ki, denizden çıktığınızda birisinin tahta sütunlarına kafanızı çarpabilirsiniz. Öyle yatıp güneşlenecek yer ise hiç aramayın. Yok. Şaka değil. Denize girmemle çıkmam 10 dakikadan uzun sürmedi, şöyle bir dalmam yetti çıkmam için.
Saat itibariyle waffle'ı çoktan sindirmiştik ve açtık o zaman bu kadar yer arasında bir yer bulup deniz böcekleri yiyelim dedik. İlk oturduğumuz yerde,bir türlü sipariş vermeyi başaramadık. Garsonlar bakmamakta ısrarlıydılar, sonra buradan kalkıp daha sakin bir yere oturduk. Sonra gelen yiyecekle buranın neden boş olduğunu anladık :) Gelen karidesler ve balıklar temizlenmemişlerdi! Nasıl olur demeyin öyleydi. Yani kötü bir yemekten sonra, kısmet akşama deyip arabamıza binip şahane gün batımı manzaraları eşliğinde Molivos'a döndük. Demekki neymiş Erossos'tan uzak durulacakmış, Sigrio'dan ayrılınmayacakmış.
Molivos'a evimizde bir güzel duştan sonra attık kendimizi sokağa, burası capcanlı, ışıklı, şen bir yer. Gezecek, görecek, alacak, yapacak çok şey var. Ne güzel. Biraz alışverişten sonra, akşama saklanmış açlığımızı doyurmak için marina'da bir restoran seçtik. Ne iyi yapmışız :)) Şahane ve kocaman karidesler ve yarım kilo kadar kalamar ızgaralar, salatalar şarap ve ekmeklerle donatıldı masamız. Vee çok lezzetliydi hepsi. İnanmayacaksınız ama bir porsiyona konmuş on tane dana boy karides o kadar çok geldi ki kedilerle paylaştık. Bir kaç taneden sonra onlar da yiyemediler :) Bu kocaman yemeğimize de sadece €35 verdik. Şarabımız da ayrı bir lezzetliydi. Denize 50 cm mesafede, balıkları seyredip, sevgili işlemecimiz ve garsonumuzla laflayıp, resimler çekip çekilip, hafif dumanlanıp, günün yorgunluğunu atmak üzere evimize geldik yavaş bir yürüyüşle. Ee sabah vakti dönüş vakti idi. Her güzel şey gibi bu kısa gezinin de bir sonu vardı.
Sabahtan fazlasıyla erkenden iskelede olduk, kahvaltı ve ardından arabayı teslime edip, Fatih abi'ye hoşçakal diyerek feribotla Ayvalık'a döndük. Gümrükte bizi bekleyen arabamıza yerleşip Ayvalık'ta çay tost ve alışveriş molası verdik. 30 Ağustoş için Ayvalık Belediye Bando'sunu dinledik eşlik ettik ve yavaş yavaş yol aldık. Mudanya'dan bindiğimiz feribottan sonra, bir de baktık ki Yenikapı'ya gelmişiz.
Ne güzeldi Ayvalık, Cunda, Midilli...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Midilli(Lesvos) gezisinden kısa kısa...

Üzerinden zaman geçince hatıralar silikleşiyor. Daha fazla kaybolmadan yazıvereyim kısa kısa.
Zafer Bayramı en iyi nerede kutlanır diye düşünüp sonra Yunanistan cevabını verdik. Pek manidar oldu tabii, konunun anlam ve önemini düşününce.
Çok planlı bir gezi değildi, çıktık yola, baktık duruma, uyarsa gideriz dedik, baktık uyduruyoruz, e hadi ne duruyoruz 'gidek gari' deyip bindik feribota. Önce şunu söyleyeyim ki, feribot için rezervasyon vs. yapmanıza gerek yok. 2 tane şirket var Ayvalık'tan Midilli'ye giden, bunların ikisini de iskelenin tam karşısında bulabilirsiniz, görmemeniz imkansız. Ben bizimkini Cunda Lines'ten aldım, size de tavsiye ederim. Merak edenler için, bir kişi gidiş-dönüş bilet 20 euro. Vergi şu bu vs. yok(bazı sitelerde böyle şeylere rastlamıştım ama yok öyle bir şey). Neyse bu arada biz akşam 6 feribotu ile gidecek olduğumuzdan vakit var, 'e ne yapalım' dedik ve Cunda Adası'na geçtik. Orada klasik olacak ama iskelede yürüdük, hediyelik eşyalara baktık, pazara gittik (bilen bilir pazar görünce dalarım, meyvelerin hatrını sorarım) meyve ve kuruyemiş aldık, sonra da meyveleri yıkayıp afiyetle yedik. Cunda'nın vazgeçilmezi olarak Taş Kahve ya da nam-ı diğer Aynalı Kahve'ye gidip iki çay içtik, denizi havasını ciğerlerimize doldurarak, sudaki kımıl kımıl güneşi gülücüklerle selamlayarak. Sonrasında mideden gelen sinyallere kulak verip, burnumuza gelen güzel kokuları takip ettik. Çok zor olmadı papalina yiyebileceğimiz bir balıkçı seçmek. Papalina hamsi gibi ufak bir balık. Ayvalık'ta gördüm ve yedim sadece, oraya özgüdür. Ufak tefek ama pek lezzetlidir, kızartması yapılır, çerez niyetine yenilir. E artık karnımız tok, sırtımız pek olduğuna ve bizi bekleyen feribotun vakti de yaklaştığına göre, yola düşme vakti idi. Sonrasında Ayvalık'a dönüldü, pasaportlar hazırlandı (vize gerekli!), gümrük çıkışı yapıldı ve Üsküdar Beşiktaş motorları büyüklüğündeki feribotumuza binildi. Yaklaşık 45 dakika sonra Midilli iskelesinde indik saat 7'ye doğru. Cunda Lines'taki abinin dediği gibi, Midilli'de Fatih'i bulduk.
Dönüp baktığım şu geçen üç günü tekrar düşündüğümde, insanoğlunun o kadar da kötü bir yaratık olmadığına an oluyor insan. Halen o kadar iyi insanlar var ki ve o kadar yardımseverler ki. Ama şehir hayatı bizim tepkilerimizi değiştirmiş, açıklanamaz refleksler serpiştirmiş saf varlığımıza. Öküz altında buzağıyı arıyoruz gerçekten. Birisi karşılıksızca yardım ettiğinde 'neden' diye sormadan edemiyoruz. Halbuki bu insanın doğasında vardı, ama biz unutmuştuk. Öylesine unutmuşuz ki, ruhumuz kömürleşmişcesine karanlık olmuş fikirlerimiz. Ama ara ara karşılaştıkça böyle iyiye, hatırlıyor insan, anımsıyor bu güzellikleri. Hele bir de Midilli'nin dağlarının güzelliğine karışınca bu iyi hava, gülücüğün yüzde kapsadığı alan genişliyor, gözler parlaklaşıyor. Fatih abinin kartını özellikle koyuyorum arkadaşlar, giderseniz uğrayıp bir selam söyleyin. Feribottan çıkınca, tam karşıda göreceksiniz ofisini.
Biraz muhabbetten sonra, arabamız hazır, evraklar için gerekli son imzaları da attık, açtık GPS'imizi, düştük yolumuza. İstikamet neresi, Molivos. Gecenin karanlığında, tek şeritli, inanılmaz virajlı, kimi zaman denize sıfır giden, aydınlatması olmayan ve bilmediğiniz yollarda yeni kiraladığınız araba ile seyahat etmek çok keyifli(!), ama bizim gibi 'şoförlüğünüze güveniyorsanız şu yoldan da gidebilirsiniz' gibi sözlere itimat edip(ya da ne derseniz), şoförlüğünüz iyi olsa bile tali yollara girmeyin derim. O girdiğimiz yolda ancak traktör giderdi ki, zaten bizden başka hiçbir araca rastlamadık. Bazı noktalarda tırstık mı evet :) Neyse bu tali yol, bize takribi birbuçuk saate ve biraz nörona mal oldu. Saat 11 gibi Scala Scamnia'da planladığımız akşam yemeğini pas geçerek vardık Efthalou'ya. Bu arada eğer olur da, siz giderseniz, bu restoranda yemeği pas geçmeyin. Pek bir ağızlara layık deniz ürünleri yaparlarmış. Ha bir de Efthalou yerine bir iki km ötedeki Molivos'a gidin otel bulmak için. Orada o taş evlerde kalın derim, 4-5 yıldızlı otel merakınız yoksa. Biz Efthalou'da kalmayı planlamış olduğumuzdan buradaki otellerde şansımızı zorladık ve sonra gerçekten çok şık bir otelde 1 gecelik yer bulduk. Vee önce eşyaları odaya, sonra da kendimizi bara attık. İlk biradan sonra daha da parlıyordu gözlerim.
Bu yazıya Midilli'den kısa kısa demiştim ama uzun uzun oldu ve bitmedi de. Arkası yarın o zaman. Ama yarına yazacak başka şeyler vardı halbuki. Artık hangisi ne zamana yetişirse o zaman :)

3 Eylül 2010 Cuma

Mont Blanc'ta yürümeye gidiyorum

Bildiğiniz gibi önümüz bayram, Şeker Bayramı. E 2,5 günü bayrama ekleyip bu firsatı değerlendireyim dedim. Hem Ekim'deki aktiviteden önce şöylebir yüksek dağda yürümek iyi olacaktır. Gerçi bu kadar sert bir şey olmayabilirdi belki ama, ben zoru seviyorum sanırım. Başardıktan sonraki keyf için herşey.
Neyse efendim, plan şöyle 4 Eylül Cumartesi sabah uçuşu ile Cenevre'ye gidiyorum, aynı orada Chamonix'e geçeceğim, ertesi sabah da eğer grubu bulabilirsem bir gruba katılacağım. Ondan sonra Mont Blanc tepesindeki circuit üzerinde yürüyor, tırmanıyor, uçuyor, kaçıyor olacağım. İlk gün için belirlenen yükselme miktari 1200m, artık mesafeleri siz düşünün. 18km'den kısa parkur yok, seviyesi 1-5'e olan bir değerlendirme içinde 4-5, dik tırmanışla epeyi varmış. Yani beni şahane inanılmaz heyecanlar, yüksek adrenalin seviyesi bekliyor. Heyecan dorukta, tek görünen sorun bazı önemli malzemelerimi bulamamış olmam. E bir de herşeyi son üç günde ayarladığım için (bilet var program yoktu :) ) hayatımın en hazırlıksız dağ tırmanışı/yürüyüşü olacak, bakalım son gün bir şeyler ayarlamaya çalışacağım. Şu an tabii foto ekleyemiyorum henüz olmadığı için :) Ama dönünce yazar ve resimlerle süslerim :)

Yaptığım ama yazmadığım gezilerim de bir ara onlara da ilgi göstereyim. Mesela geçen hafta sonu yaptığımız Ayvalık-Cunda-Midilli-Ayvalık gezisi gibi. Ondan öncekileri unuttum bile. Hafıza çok hain bir arkadaş.

Bana güç kuvvet ve şans dileyin. Şans özellikle hava durumu için gerekli, kar, yağmur mevsimi açılmış. Çok haşat olmam umarım :D

22 Ağustos 2010 Pazar

Sevgiyi tuşlarla mı yazıyorsunuz?

Bir blog'cu' olarak, yine muhtelif sitelerde fb'ta falan bir şeyler okurken Müşfik Kenter'in bu şiirine denk geldim. Okudum, tekrar okudum, tekrar tekrar okudum.
Evet kablolar üzerinden aşk olmazdı, doğru söylemişti yine...


Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, ......"Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik KENTER


Ha bu arada benim bu şiiri blogumda yazmam biraz abesle iştigal oluyor sanırım :S